Study your flashcards anywhere!

Download the official Cram app for free >

  • Shuffle
    Toggle On
    Toggle Off
  • Alphabetize
    Toggle On
    Toggle Off
  • Front First
    Toggle On
    Toggle Off
  • Both Sides
    Toggle On
    Toggle Off
  • Read
    Toggle On
    Toggle Off
Reading...
Front

How to study your flashcards.

Right/Left arrow keys: Navigate between flashcards.right arrow keyleft arrow key

Up/Down arrow keys: Flip the card between the front and back.down keyup key

H key: Show hint (3rd side).h key

A key: Read text to speech.a key

image

Play button

image

Play button

image

Progress

1/67

Click to flip

67 Cards in this Set

  • Front
  • Back
Süheyla kimden bahsediyordu?
Whom was Suheyla talking about?
Ne yapıyorsunuz? Yazı yazıyorsunuz, değil mi?
What are you doing? You're writing, aren't you?
Geçen sene çok kar yağdı.
It snowed a lot last year.
Ne dersiniz? Yağmur yağacak mı, yağmıyacak mı?
What do you say? Is it going to rain, or not?
Gideyim mi?
Should I go? (Ought I to go? Shall I go?)
Gidelim mi, gitmeyelim mi?
Shall we go, or not? (Should we go, or not?)
Gitmeli değil miydik?
Didn't we have to go?
Gitmemeliyim.
I must not go.
Gitmek mecburiyetindeydim.
I had to (was obliged) go.
İstanbul'da ise hava çok güzeldi.
In Istanbul, however, the weather was very fine.
Oğlum, çalışmaktansa futbol oynamayı tercih etti.
My son preferred to play football, instead of working.
Kimse bilmez.
Nobody knows.
Ne kadar para istersen iste! Ben sana beş kuruş vermem.
Ask for as much money as you want! I won't give you five kurush.
Oraya gitmeli.
It's necessary to go there.

One should (has to) go there.
Oraya gitmemeli.
It's necessary not to go there.

One should not go there.
Oraya gitmek lazım.
It is necessary to go there.
Oraya gitmek gerek.
It is right (proper, necessary) to go there.
Gitmek mecburiyetindeyim.
I must go. (I am in the necessity of going.)
Gitmek mecburiyetinde miydiler?
Did they have to go? (Were they in the necessity of going?)
o ise
he, however; as for him; if he (i.e., if you mean him...)
kitapta ise
in the book, however; if in the book (i.e., if you mean in the book...)
ne ise, neyse
nevertheless; even so; be that as it may
her neden ise, her nedense
for whatever reason
(her) nasılsa
some way or other
yoksa
or else
kimse
nobody, no one (used with other negatives), someone
Evde kimse yok.
There's nobody home.
Kimseyi bulanmadım.
I couldn't find anybody.
gitmektense
rather than going
Ben, sinemaya gitmektense evde kalmayı tercih ettim.
Instead of going to the movies, I preferred to stay home.
Haydi, ne dersin? Kalksak, denize girsek?
Well, what do you say? Wouldn't it be nice if we got up and went into the water?
O gitmese mi?
Is there any reason why he shouldn't go.
Kim isterse gitsin.
Whoever wants to go, may.
O ne söylerse söylesin, doğru değildir.
No matter what he says (whatever he may say, let him say [it]), it's not so.
O kız nereye giderse gitsin, ben Ankara'ya gitmem.
No matter where that girl goes, I'm not going to Ankara.
(Her) ne zaman giderse gitsin, ben geleceğim.
No matter when he goes, I'll come.
Beni gördü mü kaçar.
When he sees me, he runs off.

If he sees me, he flees.
Niçin yemeğinizi yemediniz?
Why didn't you eat?
Siz ne dersiniz efendim, oraya bugün gideyim mi, gitmeyeyim mi?
What do you say, Sir? Should I go there today, or not?
Kim gelirse gelsin, ben bu kitabı yalnız Ahmet Beye vereceğim.
No matter who comes, I'll give this book only to Ahmet Bey.
Bu hakikaten bir saat sonra gitmeli misiniz?
Must you really go in (after) one hour?
Elinizdeki saate şöyle bir bakarsanız, saatin 9.30 olduğunu göreceksiniz.
If you'll just glance (look once thus) at the watch in your hand, you'll see that it's nine thirty.
Yarın hiç kimsenin buraya gelemiyeceğinden korkarım.
I am afraid that no one can come here tomorrow.
Onlar derhal buraya gelmek mecburiyetinde değildiler.
They weren't obliged to come here immediately.
Niçin telefon edemediğini biliyor musunuz?
Do you know why she couldn't phone?
Şehrimizde kar yağmaz.
It doesn't snow in our city.
Erdoğanın karısı, kendi annesinin iki ay kadar çok hasta olduğunu, fakat ondan sonra tekrar Ankara'ya gittiğini söyledi.
Erdogan's wife said that her mother had been sick for two months but had then gone back to Ankara.
Siz ne söyleseniz söyleyiniz, onların gitmeye hazır olduklarını kendi gözlerimle gördüm.
Say what you will, I saw with my own eyes that they were ready to go.
Büyük kutunuzdan aldığı saati size tekrar vermezse hakikati annesine söylemek mecburiyetinde kalacaksınız, değil mi?
If he doesn't give you back the watch he took out of your big ches, you'll have to (you'll remain in the necessity to) tell his mother the truth (about it), won't you?
Nasıl isterse öyle yapsın!
Let her do what she wants. (Let her do it the way she wants.)
Haydi, çocuklar! Vakit geçiyor. Haydi gidelim.
Hey, kids! Time's going fast. Come, let's go!
Efendim, müsaadenizle ekmeğinizden ufak bir parça alayım mı?
Sir, with your permission may I take a small bit of bread?
Oğlum, okula gitmektense sinemaya gitmeyi tercih etti.
My son preferred to go to the movies rather than go to school.
Ahmed'in dün bize tarif ettiği kitapçı dükkanının nerede olduğunu bilmiyorsunuz, değil mi?
You don't know where the bookshop Ahmet described to us yesterday is, do you?
Gitmediğini söylemediler, değil mi?
They didn't say that he hadn't gone, did they?
Gitmiyeceğini söyleyemediler, değil mi?
They couldn't say that he wouldn't go, could they?
Gelemiyeceğinden haberiniz yok mu?
Don't you know that he can't come?
Size bir fincan çay vereyim mi, efendim?
May I give you a cup of tea, sir?
Ben gitmezsem siz de gitmiyecek misiniz?
If I don't go, won't you go either?
Neden bahsedelim?
What shall we talk about?
Hakikaten gitmeli miydiniz?
Did you really have to go?
Hakikaten gitmeli misiniz?
Do you really have to go?
Siz ne dersiniz? Biz gidelim mi, gitmeyelim mi?
What do you say? Ought we to go, or not?
O gelirse kitabı ona vereceğiz.
If he comes, we'll give him the book.
Onlar ise gidemediler.
They, however, could not go.
'Teşekkür ederim, efendim,' deyin.
Say, 'Thank you, sir!'
Parayı bize vermek mecburiyetinde değildi.
He didn't have to give us the money.